Ana sayfa Yonetim Subeler  Tüzük  Site haritasi themes/DeepBlue/style/ uye girisi
 
  
  
Üye Adı
Şifre
Henüz üye değilseniz, Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
  TÜRK YURDU 100 YAŞINDA
  TÜRK YURDU
  TÜRK YURDU  OKULLARI
  ŞU AN SİTEDE
Şu an sitede, 59 ziyaretçi ve 3 üye bulunuyor.

Henüz üye değilseniz, Buraya tıklayarak ücretsiz kayıt olabilirsiniz.
  
KÜRESELLEŞME İÇİN AB’YE TESLİM OLMAK

Özcan Yeniçeri



17 Ağustos 2006

Ekonomik, siyasi, kültürel ya da sosyal yönden küresel verileri ve ölçütleri kullanmak bütün ülkelerin tutmaları gereken yoldur. Kaçınılmaz bir sürece karşı durmak yerine o süreçten ülkeler kendi menfaatleri doğrultusunda yararlanmanın yolunu bulmaları gerekir. Aklı başındaki hiç kimse daha fazla özgürlük, daha iyi yaşam, daha kaliteli eğitim, daha fazlar refah ve konfora sahip olmaktan rahatsızlık duymaz, duyamaz. Ancak yararda “habbeyi kubbe”, zararda ise “deveyi pire” yapan anlayışa karşı ihtiyatlı olmak gerekmez mi?
Diğer yandan gerek AB gerekse küreselleşme “Devleti tedricen ve değişen ölçülerde küresel piyasa güçlerine tabi kılan küreselleşme dinamikleri onu usta bir biçimde insan mutluluğunun vasıtası olmaktan çıkarıyor ” şeklinde eleştiriler de var ortada. AB’yi ya da küresel piyasa güçlerini Türk Milleti lehine kullanma becerisini gösterecek yerde işin kolayına kaçarak tepeden tırnağa teslim anlayışı ile davranmayanları suçlamak en azından suçluluk psikolojisi ile davranmak anlamına gelmez mi?
“Bu günlerde şevkle kendilerini Avrupa vatandaşı, hatta küresel vatandaş ilan edenler ve böylelikle ulus-devletin belirli kimliklerinden vazgeçmeye en hevesli görünenler iş çevrelerinin seçkinleridir; geçmişte dünya hükümeti savunuculuğuyla özdeşleştirilen daha idealist ve kozmopolit aidiyet kavramlarının aksine, bu yeni tür küresel yurttaşlık pragmatik olup, bir topluluk bilinci ile alakalı bölgesel veya küresel dayanışma türünden hisler olmaksızın gelişmiştir. Bu tür küreselci duyguların, ilgili topluluğun mutluluk ve refahına bağlılığı ima eden geleneksel vatandaşlık mefhumlarıyla karıştırılıp karıştırılmaması gerektiği sorgulanabilir” .

AB nedir!

AB ile ilgili olarak söylenebilecek ilk söz, dünyada benzeri bulunmayan bir bütünleşme örneği olmasıdır. AB bir ulus değildir, bir Devlet değildir, bir uluslararası kuruluş da değildir. AB belirli alanlarda egemenliklerini ortaklaşa kullanmayı kararlaştırmış Avrupalı ülkelerden oluşan bir uluslar üstü kurumdur. Bu tanımda, öne çıkan ilk unsur egemenlik unsurudur. Gerçekten de AB’nin doğru bir tanımının yapılabilmesi için egemenlik konusuna atıfta bulunulması gerekmektedir. AB, Anayasası olarak adlandırılabilecek olan Kurucu Antlaşması’nda yer verilen ticaret politikası, tarım politikası, ekonomi ve para politikası gibi daha önceden üye devletlerin tasarrufunda bulunan birçok politika üzerindeki egemenlik haklarının bir kısmını ortaklaşa kullanmaları esasına dayanmaktadır. Üye devletler, devredilen yetkilere saygılı olmak koşuluyla, ulusal düzenlemeleri yapmakta özgürdür; yani “yetki devri sınırsız değildir ”. AB aslında bir üst-hükümet kurmak istemektedir ve eleştiricilerine göre de bu üst-hükümet bugünkü Avrupa devletlerini birer egemen devlet olmaktan çıkarıp birer eyalet düzenine indirecektir. Para birimini, merkez bankacılığını, eğitim standartlarını, çevreyi, tarımı, hatta ulusal bütçeleri bile uluslarüstü biçimde kontrol altında tutmak bu anlama gelmektedir.
            Egemenliğinin Aşama Aşama Devri Çerçevesinde Gümrük Birliği ve Uluslararası Tahkim
            Türkiye sosyal ve yönetimsel tarihinden kaynaklanan gayri milli uygulamalarla dolu bir ülkedir. Buna  Türkiye’nin jeostratejik konumu da eklenince küresel güçlerin iştahını giderek kabartmaktadır. Kafkas, Ortadoğu ve Avrasya Petrol havzalarının yanı başında ve diktatörlükle yönetilen İslam ülkelerine karşı sorunları da olsa laik ve demokratik bir yönetimi sürdüren Türkiye’nin kontrol altında tutulması küresel güçler için son derece önemlidir. Bu nedenle Türk halkı malum çevreler tarafından özellikle AB konusunda beyin yıkamaya yönelik olarak sistemli bir desenformasyon bombardımanına tabi tutulmaktadır.  Muğlak, müphem ve imalı yaklaşımlarla Türk halkından AB’nin taleplerinin derhal karşılanmasının gerektiği anlatılmaktadır. Siz girip-girmeyeceğiniz dahi belli olmayan bir organizasyon uğruna taksit taksit egemenlik haklarınızı devrediyorsunuz. Bu bağlamda Gümrük Birliğine ekonomik yönden mucizeler yaratacağı beklentisiyle girildi. Dağ fare doğurdu. Gümrük Birliği ticari dengeyi daha da bozdu ve bir anlamda bugün yaşanılan krizin nedenlerinden birisi oldu. Tahkim yasası Türkiye’ye yabancı sermayenin akmasını sağlayacaktı. Sonuç hüsran oldu. Bütün bu sürece rağmen Zeynep Göğüş aynen şunları yazabilmektedir: “21. Yüzyılın ilk çeyreğinde ulusal egemenliklerini en hassas konularda bile uluslarüstü kuruluşlara devreden ülke sayısı hızla artacak. Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkanlar egemenlik elden gidiyor bahanesini kullanamayacaklar o zaman” demektedir.  Yani ulusal egemenliklerini uluslar üstü kuruluşlara devreden ülke sayısı artınca “manda” ya da “müstemleke” olmak da önemsizleşecektir. Yani zaten egemenlik diye bir şey kalmayınca birileri bunu bahane edemeyecektir. Bu durumda “son derece etkileyici, çok korkunç bir “Avrupa Birliği Lobisi”nin varlığının delili niteliğindedir. Önlerinde koca bir katran kazanı, ellerini bu katran kazanına daldırıp on parmaklarıyla, Avrupa Birliği lehindeki propagandalara itiraz eden herkesin suratına kara çalmaya, onları çağ-dışı, paranoyak, komplocu ithamlarıyla susturmak için adeta bir kutsal haçlı seferi imanı ile saldıran dehşetli bir fesat kumpanyası... Entelektüellerimizde de görüldüğü gibi, toplumda bir zihinsel kilitlenme söz konusudur; bu, çok net olarak, bir toplumsal katalepsi. Şu anda Türkiye’nin kaderi söz konusu, Türk Devletinin varlığının bitip bitmemesi söz konusu; ama, toplumda bir kilitlenme var. Dehşet verici bir gelişme.. Sanki damarlardan kan çekilmiş, yahut sinirler iptal edilmiş gibi davranılıyor” . “Avrupa Birliği, birden fazla ulus devletin eşitlik ilkesi ile oluşturduğu bir devletler arası ve devletler üstü topluluktur. Bu birliğe katılmak, doğal olarak ulus-devlet olgusunu hukuken ve fiilen sınırlayan sonuçlar getiriyor. Bu, olayın doğal sonucu; gerekçelendirilebilecek bir sonuç. Bir ulus-devlet, ulus-devletleri aşan bir ortaklığa üye olarak katıldığında, egemenlik hakları önemli ölçüde kısıtlanıyor. Bir devlet kendi varlığının bir kısmından feragat ediyor. Bunun karşılığında oluşturulmakta olan bir ulus-devletler üstü birlikteliğin eşit hak sahibi, onurlu üyesi oluyor” .
Üye olmadan AB’nin isteklerini bir emir kulu edasıyla yerine getirmek Türkiye Cumhuriyetinin istikbaline kast etmek anlamına gelir. AB ya da Uluslararası örgütlerle yapılan her anlaşma Türkiye’nin egemenlik haklarının bir kısmını alıp götürürken, buna karşın sağlanan getiri de yok denecek düzeydedir. Yükselen küresel güçler ulus-devletlerin hükümetlerini uluslar arası pazarların hizmetçisi konumuna indirgemektedirler. Küresel güçlerin ulusal hükümetlere biçtikleri rol yalnızca küresel ekonominin gerektirdiği kamusal hizmetlerle sınırlıdır. Türkiye ile IMF, AB, ABD, MAI vb. ilgili yapılan anlaşma ve müzakereler de bu amaca yöneliktir. Nitekim Türkiye gümrük birliğine hilkat garibesi denilecek ölçüler ve beklentilerle girdi ve sonuç koskocaman bir ekonomik kriz oldu.
Zira Türkiye söz ve oy hakkı olmadığı bir uluslararası kuruluş olan AB ile gümrük birliği anlaşması yaparak onun kararlarına kayıtsız şartsız uymak durumu ile karşı karşıya kalmıştır. Türkiye AB’ye üye olmadan Gümrük Birliğine dahil olarak üçüncü ülkelerle olan ekonomik, ticari ve siyasi konulardaki egemenlik haklarından vaz geçmiş ve bu ilişkileri AB’nin inisiyatifine bırakmıştır. Halbuki ulusal egemenliğin, yürütme tarafından ulusal çıkarların gösterdiği doğrultuda kullanılması, üzerinde tartışılmayacak ve hiçbir zaman değişime uğramayacak bir gerekliliktir . Diğer yandan Gümrük Birliği’ne girmek, 1963 Ankara Anlaşması çerçevesindeki Katma Protokol’ün tabii seyrinin neticesi ve icabıdır; ne var ki, Katma Protokol’e dahil “işgücünün, mal ve hizmetlerin serbest dolaşımı” gibi diğer hakların bir tarafa bırakılarak, Türkiye’nin sadece “gümrük birliği”ne dahil edilmesi ancak ve sadece ikinci sınıf bir ülke ve devlete yapılacak bir muameledir . Birileri fena halde Türk Devletinin haysiyeti ve onuru ile oynayabiliyor.
Diğer yandan uluslararası tahkim yasasının kabulü başlı başına bir fenomendir. Bu yasa Türkiye’nin değil tamamen uluslararası tekellerin ve çok-uluslu şirketlerin yararları esas alınarak çıkarılmıştır. Uluslararası tahkim, ticari ve sanayi yatırım ve faaliyetlerde taraflar arasında anlaşmazlık çıktığında, bunun çözümü için, merkezi Washington'da bulunan ve 1966 yılında kurulan Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıkları Konusundaki Uyuşmazlıkların Çözümü Merkezi ICSID (International Center for Settlement of Investment Disputes) gibi uluslararası hakemlik kuruluşlarından birinin yetkili tayin edilmesi şeklinde uygulanmaktadır. "Uluslararası tahkim"in özellikle enerji yatırımları için zorunlu olduğunu açıklayan devlet yetkilileri ise, bu yatırımlar yapılmadığı takdirde ülkenin kısa bir sürede "karanlığa gömüleceği"ni söyleyerek, kitlelerin olası tepkilerini etkisizleştirmeye çalışmışlardır.
Taraflar aralarında anlaşmazlık olması halinde kimi hakem tayin edeceklerini belirlerler. Hakemler ya şirketlerden birinin ulusal hukuk kuralları, ya hakemlerin bulunduğu ülkenin hukuk kuralları, ya da uluslararası ticaret kuralları çerçevesinde karar alırlar. Bu kararın mahkeme kararlarından farkı temyizi olmamasıdır. Uluslararası hakem kararlarının uygulanabilmesi için araya ulusal mahkemeler girer. Ulusal mahkemelerin buradaki işlevi, uluslararası tahkim kararının salt bir onaylanması ve ulusal yasaların yaptırım gücüne sahip kılınmasıyla sınırlı bir işleve sahiptir, yani herhangi bir ulusal yasal yaptırıma sahip değildir. Uluslararası tahkimin kabulü ile Türkiye’nin enerji yatırımları ve yabancı sermaye akışı yönünden büyük kazanımları olacağı iddia edilmişti!
Çağdaşlaşmak İçin Soysuzlaşmak Gerekmez
Uluslarüstü kuruluşlar ya da benzer ittifaklarla olan ilişkiler ya da küreselleşme hiç bir zaman toplumların kendi değerlerini zelil ve heba etmelerini gerektirmez. Küreselin varlığı yerelin değerini azaltmaz. AB hiç bir zaman ulus-devletin alternatifi değildir tam tersine onların birliğidir. Hatta gelecekte bir Avrupa tarihinden söz edilse bile bu hiç bir zaman bir İngiliz tarihini, Alman tarihini ya da Fransız dilini önemsiz kılmayacaktır. Zaman içerisinde bazı kavramların, değerlerin ve ideallerin etkisi azalsa bile yok olması söz konusu olmayacaktır. Evrensel ile yerel, milliyetçilik ile hümanite hep olacaktır. Zira “milliyetçilik egemenliğin kültürel duyarlılığıdır, yönetsel iktidarın sınırlı ulus-devlet içinde eşgüdüm içine sokulmasına eşlik eder. Ulus-devletin ortaya çıkmasıyla birlikte devletler daha önceden sahip olmadıkları türden bir yönetsel ve teritoryal birliğe sahip olurlar. Gelgelelim, bu birlik salt yönetsel kalamaz çünkü söz konusu faaliyetlerin eşgüdüm içine sokulması kültürel homojenlik öğelerini öngerektirir” . “Önceden var olan grup kimliği biçimleri”nin tersine, ulusçuluk moderndir ve aynı zamanda “şu ya da bu biçimde tarihin icadına” izin veren matbaaya dayalı bir ulusal kamu alanının biçimlenmesine önemli derecede yaslanır . Yani çağdaşlık, küreselleşme ya da Avrupa Birliği soysuzluğun gerekçesi değildir ve olamaz. Diğer yandan AB nezdindeki ABD Büyükelçisi şunu söylemektedir: “Globalleşme, ulusal kimliklerin yitirilmesi demek değil. Ortak birçok hedefimiz var. İlişkilerimizi daha da sıkılaştırma yoluna giderken birbirimizin düşüncelerini anlamalı ve ortak hedefler üzerinde yoğunlaşmalıyız”. Megatrendes 2000 adlı eserin yazarları John Naisbitt ve P. Aburdune bile milli kültürün bu özelliğini dile getirirken şöyle diyorlar. “... Her ne kadar hayat tarzlarımız birbirine gitgide daha çok benzese de güçlü bir karşı yönelimin izlerine de rastlanıyor: “Birliğe karşı direniş kendi kültür ve dilinin eşsizliğini kabul ettirme isteği ve yabancılardan etkilenmeye karşı çıkış”.
Sonuç
Türkiye hiç bir kuruma, kuruluşa ya da ittifaka mahkum değildir ve olamaz! Ülkeye dayatılan hiç bir koşul da ülkeden daha önemli değildir. Türkiye için tek çıkar yol yoktur, sonsuz çıkarlar ve imkanlar vardır. Türkiye AB ya da IMF için değil kendi halkının mutluluğu, zenginliği ve geleceği için çağdaş her türlü standardı uygulamayı benimsemeli ve uygulamaya sokmalıdır. AB de dahil hiç bir uluslar üstü kuruluş sefil, yoksul, tembel, verimsiz ve edilgen bir toplumu zengin de kılamaz, çağdaş da.  Türkiye, yalnız IMF veya Avrupa Birliği’ne değil, gerektiğinde ve kendi milli menfaatlerinin sınırlarına dokunan her şeye “hayır” diyebilmelidir.
AB’deki genel yönelim bazı ip uçları veriyorsa da şu anda dahi ne olmaya ya da ne olmamaya tam olarak karar vermiş değiller. Türkiye’yi de alacakları değil ama almayacakları kesine yakın olarak bellidir. O halde bu telaşın bir başka nedeni olsa gerek. Galiba birileri Türkiye’nin Ankara’dan yönetilemeyecek kadar önemli bir ülke olduğunu sonunda anlamış olmalı!

Rıchard Falk, A.g.e.s.,65.

Richard Falk, A.g.e.s.52.

Haluk Günuğur, Avrupa Topluluğu Hukuku, Ankara, 1993, Sf. 24.

Durmuş Hocaoğlu, Avrupa Birliği Projesi ve Bağımsızlık Bilinci, Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri, Yayına Hazırlayan Mustafa Kahramanyol, Türk Ocakları Genel Merkezi, Ankara, 2001, S.,349.

Yahya Sezai Tezel, Mülakat, Türkiye Günlüğü Dergisi, 32.Sayı, Ocak-Şubat, 1995, s.,5.

İ. Reşat Özkan, Yeni Dünya Düzeni İçinde Avrupa Birliği İlişkileri ve Gümrük Birliği, Türkiye Günlüğü Dergisi, 32.Sayı, Ocak-Şubat, 1995, s.,27.

Kamran İnan, 2000’in Eşiğinde Türk Dış Politikasının Acil Meseleleri, Türkiye Günlüğü Dergisi, 32.Sayı, Ocak-Şubat, 1995, s.,31.

Philip Schlesinger, Meday Devlet ve Ulus, Çev; Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994. S.,282.

Philip Schlesinger, Meday Devlet ve Ulus, Çev; Mehmet Küçük, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1994. S.,281.




Copyright © TÜRK OCAKLARI GENEL MERKEZİ Tüm hakları saklıdır.

Yayınlanma:: 2006-09-11 (1217 okuma)

[ Geri Dön ]
  
  Makaleler Arşivi

Hasan ONAT
Küreselleşme ve İslam’ı Yeniden Düşünmek (72 okuma)

Yrd. Doç. Dr. Mustafa YILDIRAN
Türkiye’nin Hayat Alanındaki Dış Ticaret Stratejisi: Doğudan Yükselen Pazarlar ve Yeni Yönelimlerin Ekonomi Politiği (68 okuma)

Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
Çağdaş Demokrasinin İki Yüzü (187 okuma)

Fahri ATASOY
Küreselleşme Açısından Soros Vakıfları ve Türk Dünyası (240 okuma)

Yrd. Doç. Dr. İklil KURBAN
Turgun Almas ve “Uygurlar” (190 okuma)

Metin ARIKAN
Küreselleşme ve Millî Kimlik Açısından Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması (616 okuma)

İsmail ACAR
ATATÜRK Tarih, Millet ve Milliyetçilik (1079 okuma)

Cemil KABZA
Avrupa Birliği Azınlık Politikası Çerçevesinde Batı Trakya Türklerinin Durumu (372 okuma)

Prof. Dr. Ahmet BURAN
KARMA DİLLER ve İKİ ÖRNEK: Klasik Osmanlıca ve Kürtçe (656 okuma)

Ali AYGÜN
Bilgi Çaği’nda Postmodern Tehdit: “MATRİKS”[1] (624 okuma)

Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
Çağdaş Sömürgeciliğin İşbirlikçilik Sarmalı (608 okuma)

Durmuş Hocaoğlu, _WEBANALİZ/ 10.06.2009 Çarşamba
Avrupa Birliği Sürecinde Türkiye ve Milliyetçiliğin ve Ulus-Devlet'in Krizi I (490 okuma)

Kürşad BURAK
Avrupa Birliği İle Türkiye’nin İmkansız Birlikteliği (463 okuma)

Dr. Mustafa KÖK
26 Yılın Ardından EROL GÜNGÖR’DE MİLLİYETÇİLİK VE “MİLLİYETÇİLER ARASINDA BİRLİK” MESELESİ (662 okuma)

Kürşad BURAK
Tam Üyelik Süreci veya Türkiye’nin Dönüştürülme Projesinin Etnik ve Jeopolitik Boyutu (503 okuma)

Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
TÜRKİYE’DEKİ BATICI YÖNETİCİLERİN TÜRKÇE PARANOYASI (488 okuma)

Kadri ŞAKACI
OSMANLI DEVLETİ’NDE YEREL SEÇİMLERE BİR BAKIŞ (608 okuma)

Dr. Fahri ATASOY
SOĞUK SAVAŞ ŞARTLARINDA BİR DARBE: 12 EYLÜL (2143 okuma)

Prof. Dr. Ahmet B. ERCİLASUN
İSMAİL GASPIRALI'NIN FİKİRLERİ (920 okuma)

Mustafa TEZEL
KAFKASLARDAKİ GELİŞMELER IŞIĞINDA ERMENİSTAN ZİYARETİ (551 okuma)