Ana SayfaARŞİVMakaleMİLLİYETÇİLİK VE YENİ YÖNELİŞLER

MİLLİYETÇİLİK VE YENİ YÖNELİŞLER

Nevzat KÖSOĞLU

Bugün, milliyetçilik üzerinde hâlâ tartışmaların devam ettirilebilmesinde, özel maksatlı kurcalamaları yahut zihin bulandırmaları bir yana bırakırsak, toplumsal bilimlerde millî bir geleneğin, düşünce özgünlüğünün kurulamamış olmasını sebep olarak önemseyebiliriz. Çağdaş anlamda Ziya Gökalp’la başlayan toplumbilim çalışmaları, Cumhuriyet döneminde ayni izden devam ettirilememiştir. Yani, Gökalp yeni çalışmaların yapıcı bir unsuru olarak kullanılamamıştır. Batıda çok hızlı ve zengin olarak gelişen literatür, bizim bilim muhitlerimizi çok etkilemiş ve Gökalp’a dönük değerlendirmeler ve eleştiriler üzerinden özgün düşünceler geliştirmek yerine, Batıda gelişen çalışmaların gölgesinde çalışma yoluna girilmiştir. Ve bu zenginlik karşısında Gökalp’ı önemsiz görmek ve unutmak yolu seçilmiştir. Batı literatürünü her alanda yakından izlemek şüphesiz ki çok önemlidir ancak, sosyal bilimlerde kendi toplumumuza özgü gözlemler ve değerlendirmeler, hatta yöntemler geliştirmedikçe, kalıcı yargılara ulaşmak zor olacaktır. Çünkü aşağıda dokunacağımız gibi, sadece biz değil, her toplum, her kültür özgündür; sorunlarının çözümleri de kendi yapısında saklıdır.
Bizim geleneksel kültürümüzde, İmamların tartışmasız takipçisi ve yorumcusu olmak alışkanlığının ne ölçüde etkili olduğu da düşünmeye değerdir. Kâtip Çelebi, Cevdet Paşa ve daha birçok Osmanlı aydını İbni Haldun’u çok iyi tanıdıkları halde, onun çağdaş bir yorumunu yapmak, ona yeni bir şeyler katarak kendi düşüncelerini kurmak yolunu denememişlerdir. Ziya Gökalp ta sanki ayni üslupta kabul edilmiş yahut kenarda tutulmuş gibidir.
Şimdi milliyetçilik konusuna yeniden bakarken ve güncel yönelişleri değerlendirirken, sağlıklı sonuçlara ulaşabilmek için, önce toplumbilimin kuruluşundan itibaren beliren yöntem ve yaklaşım sorunlarına temas etmemiz ve bir ölçüde sorgulamamız gerekmektedir.

Yöntem ve Yaklaşım Sorunları
Genel olarak, nasıl bakarsanız öyle görürsünüz; nereden bakarsanız oradan görürsünüz. Hem insanın, hem de eşyanın doğası gereğidir bu. XIX. yy.da toplumbilim kurulurken, kurucuların hedefi ve iddiası, müspet ilimler gibi bir bilim dalına ulaşmaktı. Bu yeni bilim dalını psikoloji ile temellendirmek isteyenler de bu açıdan eleştiriliyor, psikolojinin değişmez kurallara sığmayan tezahürleri üzerine müspet bir bilimin kurulamayacağını söylüyorlardı. İlk toplumbilimciler olarak anılan O. Comte’un da Durkheim’in de iddiası, toplum hareketlerinin yahut değişmelerinin değişmez ve genel kanunlarına ulaşmaktı. Fröyt’ün açtığı yoldan yürüyen Jung’un toplumsal şuuraltı ve arketip kuramları da onlara, toplumsal ile bireysel olan arasındaki ilişkiyi açıklama imkânı veriyordu.
Esasen toplumbilim, toplumun yaşadığı sorunlara çözümler geliştirmek üzere kurulmaya çalışılıyordu. Toplumu tanıyalım, onda hâkim olan yasaları bilelim ki sorunlarına çözümler getirebilelim, gelecek projeksiyonlarıyla onu yönlendirmeye çalışalım. Daha sonra yani kendi toplumunu tanımak ve sorunlarına çözümler üretmek amacına, yabancı toplumları daha rahat ve verimli sömürebilmek için onları tanımak, gayesi eklendi; toplumbilim çalışmaları genişledi, çeşitlendi ve emperyalizmin öncülüğünü yapmak, yolunu açmak gibi bir işlev de yüklendi. İşaret ettiğimiz gibi toplumsal değişmenin yasaları bulunabilirse, toplumu etkilemek ve yönlendirmek imkânı da elde edilmiş olacaktı.

Yukarıda dolaylı olarak ifade edilmiş olan bir noktayı açılıkla kaydetmek gerekir: Gerek O. Comte, gerekse Durkheim, bütün toplumlar için geçerli evrensel yasalar peşinde olmakla beraber, Fransız toplumunun o yy.da geçirmekte olduğu ahlaki buhran ve çözülmeye çareler bulmak üzere çalışmalarına başlamışlardı. Başlangıç noktaları ve ilk malzemeleri de Fransız toplumu idi. Sonuçta ulaştıkları yasaların evrenselliğini ileri sürmeleri, onların Fransa için ve Fransa’ya göre çözümler için çalışmış oldukları gerçeğini değiştirmez. Bu husus çağdaş Fransız yazarları tarafından açıklıkla ifade edilmektedir.
Toplumbilimin, daha ilk dönemlerinden itibaren, biraz da bu ilmî olmak iddiasından ötürü pozitivist ve toplumcu bir tutuma girdiğini görmekteyiz. Bu yöneliş giderek tarihi materyalizme ulaşmıştır. Biz bu yönelişlerin tahliline girecek değiliz; ancak bu bakış tarzlarının insanı bütünüyle topluma feda ettiklerini yahut işlevsiz bir görüntü haline getirdiklerini söylemeliyiz. Durkheim’in yöntemini izleyen Ziya Gökalp, her türlü insan başarılarının, hatta dehanın, toplumun insandaki yansıması olduğunu söyler. Materyalizmin ilavesiyle bu yöneliş, üretim ilişkilerinin toplumsal yapıyı ve oradan insan davranışlarını belirlediği noktasına gelip dayanmıştır. İnsan toplum, toplum üretim ilişkileri tarafından tayin edilince, insanın bu oluşumlardaki etkisinden söz etmeye gerek kalmamaktadır. Azeri şairin ifadesiyle,

Men çağımın esiriyem
Men çağımın eseriyem...

Diyen bir anlayışta eserden müessire yol bulmak imkânı da gereği de kalmamaktadır. (*)
Bize göre insanı, toplumsal, maddi değişmelerin bir yansıması olarak gören böyle bir bakış açısının gerçeğe ulaşma şansı olmadığı gibi insanı merkeze alan bir anlayışla da kanuniyetlere ulaşmak imkânı yoktur. İşte, genel toplumbilimin aşamadığı sorun budur.
1960’lı yıllarda başlayıp yoğunlaşan ve hâlâ daha yansımalarına tanık oluğumuz, Türk toplumunu ve tarihini açıklamaya dönük Marksist gayretler, Asya Tipi Üretim Tarzı tartışmaları hatırlanmaya değerdir. Eski Türk toplumunu ve Osmanlı yapısını Marksist çerçevelerle açıklayabilmek için denenmedik yol bırakılmamış, Marksizm’den sapma kavgaları yapılmış ancak, tarihi süreç bu kalıplara uydurulamamıştır. Ünlü romancı Kemal Tahir, bu gayretlerin boşunalığına işaret etmiş, farklılığımız konusunda uyarılar, açıklamalar yapmıştır. Yine ayni tartışmalar ortamında, Prof. Baykal Sezen, Türk tarih sürecinin özgün olduğunu, bu çerçevelere uymayacağını söylemiş ve esasta mücadelenin sınıflar arasında değil, Doğu ile Batı arasında sürmekte olduğunu ileri sürmüştür.
Bu sorunun, ele alınan tüm toplumsal meselelere yansıması doğaldır. Bu, şu demektir, her toplumun sorunları, ayrıca incelenmek, değerlendirilmek zorundadır. Esasen kültür yahut toplum hayatı, o toplumun manevi yapısıyla, maddi şartları ve çevrenin karşılaşmasından doğan insan başarıları ve üsluplarıdır. Bu yüzden her kültür, yapı olarak da üslup olarak da özgün doğar. Ayni geçim yollarında yaşayan toplumların – çiftçi, işçi gibi- yahut ayni inanç sistemini –dini- paylaşan toplumlarda, davranış ve üslup benzerlikleri olacaktır; ama ayniyet olamaz. Hiçbir toplumun, maddi şartları, tarihi birikimleri ve manevi dünyası bir başkasıyla aynı olamayacağı gibi, yaşama üslup ve yapılarında da ayniyet olamaz. Benzerlikler ve ortak yönelişler olabilir. Tek tek insan unsurunu da düşündüğünüzde, sosyalleşme başarıları ne ölçüde mükemmel olursa olsun ayniyete ulaşılamaz.
Bu açıdan baktığımız zaman da, yine toplumbilimcilerin her toplumun sorunlarına ayrıca bakmak ve değerlendirmek zorunda olduklarını görürüz. Gerçekçi yaklaşım, o toplumun tarihi gelişim ve yapısını ayrıca inceledikten sonra kavramsal çerçeveler oluşturmaya çalışmaktır. Başka toplumlar için üretilmiş kavramlara, bir başka toplumun yapı ve süreçlerini uydurma gayreti, boşuna bir zahmettir. Ama sanırım bizde fazlaca görülen bir çabadır. Batının zengin literatürü karşısında, kaçmaktan kovalamaya zaman bulamayan araştırmacılarımız, onları kavrama çabasından ileri bir düşünce özgünlüğüne ulaşamamaktadır. Bu kavrama gayretinin de başarısı epeyce tartışılabilecek düzeydedir. Bu durumda, tercüme kavramların ve yöntemlerin bizim sorunlarımıza uygulanışındaki başarıyı yahut yarattığı karmaşayı görmek zor olmayacaktır. Batılı bilim geleneğinin ürettiği kavram ve çerçeveleri –ne kadar sağlıklı olursa olsun- tercüme ederek bilim yapmış olmak aşamasının çoktan aşılması gerekir.
XIX. yy.da Batı kaynaklı bilim ve kurumlarla ilk karşılaşma dönemlerinde, bu kavramların İslamileştirilmesi gibi bir yol izlenmişti; Meşrutiyetin şûra olarak açıklanması gibi. Bu, aslında sağlıklı bir yönelişti ve yabancı kavram ve kurumların kendi kültürümüzdeki bağlamlarına oturtulması ve geleneksel kültürümüze sahip insanların bunları doğru anlamalarını sağlamak içindi. Bu tutumun bir adım sonrası düşünce bağımsızlığı ve yaratıcılığına çıkar. Ama devam ettirilemedi ve işin kolayına kaçıldı; tercüme ile yetinmek. Bu yöneliş de Avrupa’nın bütünüyle alınması gerektiği açıklamalarıyla temellendirilmeye çalışıldı. O kurum ve kavramların, tam anlam ve bağlamında kavranabilmesi için onu yaratan kültürün, temelinden itibaren bütün iman ve değer sistemleriyle kavranması gerektiği ileri sürüldü. Kültüre bütüncü bir yaklaşım sergileyen bu bakış, belki yanlış değildi; ama milli kültürün ve gayretlerin önünü kesiyordu ve çağdaşlaşmayı imkânsız kılıyordu. Çünkü bütün toplumun bu düzeyde Batıyı kavraması mümkün değildi; hâlbuki bu kavrayış çağdaşlaşmanın olmazsa olmazı olarak gösteriliyordu. Kavramların İslamileştirilmesi yahut millileştirilmesi hem geçişi mümkün kılacak, hem de milli düşüncenin yolunu açacaktı. Ancak bunun başarılabilmesi için de yüksek bir toplumsal gerilime, enerjiye ihtiyaç vardı ve olmayan, farkına varılamayan da o idi.
Kesin kanunları olan bir bilim dalı iddiası ile başlayan toplumbilimin, günümüzde daha sağlam yöntemlere dayalı ve fakat daha alçak gönüllü bir disiplin haline geldiğini söylemeliyiz. Şimdi genel olarak mevzii sosyoloji diye isimlendirilen çalışmalarda, anketler, görüşmeler ve gözlemlerle, daha dar ve belirli toplumsal grupların davranış modelleri incelenmekte ve yönelişleri hakkında değerlendirmeler yapılmaktadır. Şüphesiz, çok da yararlı olan köy sosyolojisi, şehir sosyolojisi, işçi sosyolojisi, aile sosyolojisi, kurumlar sosyolojisi gibi çalışmalarda, genel geçerli ve evrensel yasalara ulaşmak yerine, incelenen somut alandaki yönelişler tespit edilmek ve değerlendirilmekle yetinilmektedir.

Milliyetçilik

Şimdi, konumuz olan milliyetçilik duygusuna gelince, bu toplumsal yöneliş ve ortaya çıkışın, kültürel yapıları ve tarihi süreçleri farklı olan toplumlarda ayni görüntüyü vermeyeceğini kabul etmekte zorlanmayız. Her millet gibi Türk milletinin milliyetçiliği de kendi insanına dayalı, kendi şartları ve tarihi süreci içinde incelenmeli, temayül ve tezahürleri de yine ayni ölçüler içinde tespit ve tahlil edilmelidir. Sosyolojist, pozitivist hatta Marksist açılardan olaya yaklaşılıyorsa bile her toplum için ayrıca düşünmek zorunluluğu vardır.
Ancak biz, temelde milliyet duygusunun, insanın doğasında var olan bir gizilgücün, toplumsal yapı ve tarihi süreçlere göre ölçülenerek ortaya çıktığını düşünüyoruz. Temeldeki ayni duygunun, değişik çağlardaki farklı tezahürlerinin toplumsal yapılar, kültürel süreçler ve son tahlilde eğitimle ilgili olduğunu söylüyoruz. Yani burada, toplumsal olanın bireyde yansıması değil, bireyde gizilgüç olarak mevcut olanın, toplumsallaşma yahut genel olarak hayat eğitimiyle ortaya çıkması söz konusudur.
Bu, ortaya çıkanı yeniden kavramlaştırmak yerine, İbni Haldun’un asabiye terimini rahatlıkla kullanabiliriz. Çünkü büyük mütefekkir, tam da bu anlamı kavramlaştırmıştır. Daha önceki bir yazımızda anlatmaya çalıştığımız gibi, asabiye teriminin tam karşılığı gerilimdir. Bir insan hangi toplumda yaşıyor, kimlik ve kişiliğini hangi kültür ortamında kazanıyorsa, o toplumun asabiyetini taşır; yani gerilimi o toplum için olur. Diğer bir söyleyişle, kişi hangi toplumda sosyalleşirse, o toplumun kültürel kimliğini ve asabiyetini taşır. İbni Haldun’un sözünü ettiği ve esas aldığı ‘ kabile asabiyeti’ de o günlerdeki toplum biriminin kabile olması ve kişinin kabilesi içinde sosyalleşmesinin gerçekleşmesi sebebiyle, esasta bir eğitim sürecinin sonucudur. Mütefekkirimizin tâli asabiyetler olarak saydığı, sonradan kazanılmış gerilimler de bir eğitim sürecinin sonucudur ve kabile asabiyetinden mahiyet olarak farklı değildir.
Asabiye yahut gerilimin ortaya çıkışında iki noktaya dikkat edilmelidir. 1. Gerilimin somut ortaya çıkışları. 2. Gerilimin bir şuur kazanması.
Toplum bir kabile yahut kabileler halinde yaşıyorsa, ortaya çıkacak asabiyet de doğal olarak kabile gerilimi yani milliyetçiliğidir. Kişi kabilesinden yanadır, onun değerlerini paylaşır, onun için fedakârlıklar yapmaya hazırdır v.b. Eğer bu duruşunun şuuruna varır yani kabile kimliğini idrak ederse, bu hal, onun doğal milliyetçiliğine ilave bir güç ve revnak katar. Pozitivist-materyalist anlayışlar, şuuru da çevrenin bir yansıması olarak gördüklerinden, işin o tarafı ile ilgilenmezler. Ve mesela toplumsal yapı değişmelerini izlemek ve açıklamakla –sınıflar, sanayi, kent soylular v.s.- milletin oluşumunu da milliyetçiliğin yani toplumsal gerilimin ortaya çıkışını da açıklamış olurlar. Bu aksak tarifin, Avrupalı toplumlar için ne ölçüde gerçekçi ve geçerli olduğunu tartışmadan, bize dönelim.
İslam öncesindeki toplumsal yapı ve kültürümüzün farklılıklarını bir kenara koysak bile -ki bu birikim İslam’ı kavrayış biçimlerini etkilemiştir- XII. yy.dan itibaren Türk kavimleri, hayat şartlarında hiçbir değişme olmadığı halde, bir iman hamlesi yapmış ve yeni bir kültür dünyasının, evren ve insan anlayışının içine girmişlerdir. İslamiyet onlara yeni bakış açıları ve değerler sunmuştur. Ve onların birey olarak toplumsallaşmalarını büyük ölçüde etkilediği gibi, siyasi duruş, anlayış ve toplum yapılarını da etkilemiştir. Tekrar işaret edelim ki hayat şartlarında dikkate değer bir değişme olmadığı halde büyük bir zihniyet değişmesi yaşanmış ve ümmet şuuru oluşmuştur. Bu şuur, siyasi ve hukukî yapıları şekillendirmiş, çerçeveler çizmiştir.
Bu zamandan sonraki bütün İslâm devletlerinde, egemenlik ve siyasi haklar Müslümanların elinde olmuş, gayrimüslimler zimmî olarak ve fakat siyasi haklardan mahrum yaşamışlardır. Bu hukuki ve siyasi yapılar, ayni zamanda, kendisini şekillendiren ümmet (millet) şuurunu da güçlendirmiştir. Bu toplumsal ortamın bir ümmet (millet) asabiyeti yarattığı muhakkaktır. Ancak bu yeni gerilimin soy yahut kabile asabiyetini ortadan kaldırdığını söylemek mümkün değildir. İbni Haldun, bu iki asabiyetin karşılıklı durumlarını yeterince tartışmış ve İslâm asabiyetinin varlığına rağmen, İslâm fütuhatını taşıyan asıl gücün Arap kabile asabiyeti olduğunu ileri sürmüştür.
İslam tarihi, kabile asabiyetinin sergilendiği ve İslam asabiyeti ile çatıştığı olaylarla doludur. İslam düşünürleri bu gelişmeleri hoş karşılamasalar ve uzun yorumlara girseler de tarih bu gerilimler üzerinden gelişmesini sürdürmüştür. Özellikle Emeviler zamanında güdülen keskin Arap asabiyeti ve hukuk alanına kadar yayılan Arap-Mevali ayırımı, Arap olmayan kavimlerdeki kavmî asabiyetlerin artmasına, Şuubiye hareketinin doğmasına yol açmıştır. Abbasi hareketi bu karşı çıkışların sonucudur ve Emevilere karşı yürütülen amansız yok etme siyaseti, gerginliklerin ne ölçülere gelmiş olduğunu açıkça göstermektedir. Abbasiler döneminde, İslam kardeşliği vurgusunun daha arttığı ve İslam asabiyetinin yükseldiğini söyleyebiliriz.
Sonuçta, bu gelişmeler içinde Türk bölgelerinde de İslam milleti asabiyet, kabile yahut boy asabiyeti ile birlikte yaşamıştır. Ancak siyasi ve hukuki alanda egemen olan İslam milleti asabiyetidir ve Müslüman kavimler arasında bu açıdan hiçbir ayırım yapılmaz. Şuur olarak da esas itibariyle İslam milleti gerilimi yaygın olmakla birlikte, kabile gerilimleri de doğal bir hal olarak devam etmektedir.
Osmanlıya geldiğimizde de durum budur ve 1856 Islahat Fermanına kadar da böyle devam etmiştir. Bu fermanla, Müslim-gayrimüslim siyasi hukuk eşitliği getirilmek suretiyle, kuruluş ilkesi değiştirilmiş ve Devleti Âliye, eşit vatandaşlar-Osmanlılık ilkesi üzerine oturtulmaya çalışılmıştır. İttihadı anasırı sağlayacağı umulan bu yeni yöneliş, tam tersine Osmanlı içindeki değişik unsurların giderek artan bir hızla ayrışmasına yol açmıştır. Balkanlardaki gayrimüslim unsurların tamamının bağımsız devletler kurması ile sonuçlanan bu gelişmeler, Osmanlı camiasında İslamcı duyarlıkların artmasına yol açmış, Sultan Hamit de politikasını bu gelişmeler üzerine kurmuştur. Ancak Balkan Savaşı faciası sonrasında, Devleti Âliye’nin ayakta kalabileceği ve koruyuculuk gücünün devam edebileceği konusundaki inanç gittikçe zayıflamaya ve Müslüman unsurlar arasındaki millî asabiyet akımları da giderek yayılmaya başladı. İşte Türk milliyetçiliği akımı da bu dönemde, yalnız kalan bir kavmin kendi millî varlığını kavraması ve savunma ihtiyacı olarak doğmuş, Türk Ocakları kurulmuştur.
Bu tarihi sürece işaret ettikten sonra, şu noktaları vurgulamalıyız:
Türk milletinin ve kültürünün oluşumunu kendi çerçevesinde incelemek gerektiği gibi, Türk milliyetçiliğinin gelişimini de yine kendi süreci içinde ele almak gerekir. Batı toplumlarında geliştirilmiş kavramları tercüme ederek ve yine Batı kaynakları bakış açılarından bizim tarih ve toplumumuza uygulamak, sağlıklı bir değerlendirmeye imkân vermez. Bu tür değerlendirmeler gerçekliği çarpıtan temelsiz yargılara ve gerçekliği kavramlara uydurmak gibi zorlamalara varmaktadır. Hiç değilse günümüzde olsun tercümecilik kolaylığından, taklit ve tekrar basitliğinden kurtulmayı temenni ederiz.
Bu bakış açısı ve kavram yabancılığının getirdiği bilimsel yanlışlar yanında, kendi tarih ve kültürümüze karşı verilmiş haksız yargılar da vardır. Bunlardan birisi, ötekine düşmanlık diye isimlendirilen tutum, diğeri milleti inşa etme projesi, bir başkası da ırkçılık iddialarıdır.
Türk milliyetçiliğinin doğmaya başladığı XX. yy. başlarından itibaren —Şüphesiz ki ilk kültürel yönelişler eskidir- Türk milletinin toplumsal yapısında yeni bir şey ortaya çıkmadığı gibi yeni bir inşaat filan da yapılmamıştır. Olan şey, esasen var olagelen kavmî-millî asabiyetin, okumuş bazı kesimlerin gayretleri ve fiili gelişmelerin de zorlamasıyla, ümmet asabiyetinin önüne geçmesidir. Buna biz millî kimliğin şuur kazanması, farkına varıp yeniden kavranması diyoruz. Ziya Gökalp de mefkûre demişti ve tarihi bir gerçeklik olarak var olmayan bir mefkûrenin ruhlarda doğamayacağını söylemişti. Burada dikkat edilmesi gereken şey, var olan bir tarihî ve toplumsal gerçekliğin şuur kazanması, öne çıkmasıdır. Yeniden ve bir projeye göre inşa edilen bir şey yoktur. Bu tür bir ifade belki bu şuuru güçlendirmek ve millî kimliği pekiştirmek için girişilen yahut düşünülen eğitim çalışmaları için kullanılabilir; ne kadar anlamlı olacağı da ayrıca düşünülmelidir. Türk dili, dini, mutfağı, türküsü, halısı, kilimi, ev düzeni kaç bin yıldan beri var ve üslubunu kazanmakta idiyse yine odur. Şimdi insanların şuurlu yöneliş ve eğitimleri de buna göre düzenlenmek istenmektedir. Ziya Gökalp’ın halkçılık dediği de halkın bu binlerce yıllık yaratışlarına başvurarak, onlardan başlayarak ve ilham alarak yeni yaratışlara yönelmek ilkesidir. Terbiye-kültür birliği olarak tarif edilen millet, işte bu binlerce yıllık oluşumun ortaya çıkardığı toplumsal yapıdır.
Irkçılık konusuna da dokunmalıyız. Kavramları birbirine karıştırarak yahut dilediği gibi kullanarak propaganda yapmak mümkündür; düşmanlık yaratmak kolaydır ve bunlar her zaman yapılmaktadır. Ama bu üslupta ciddi bir tartışma olmaz. Irkçılık dediğiniz zaman, bu kavramın toplumbilim literatüründe belirli bir anlamı ve işlenmiş bir içeriği vardır; öyle anlaşılmak gerekir. Tarihi ve kültürü yaratan temel unsurun ırklar olduğu, her türlü başarı yahut tarihi görüntünün, ırkî hasletlerin yansımalarından ibaret bulunduğu temel tezine dayanır. Türk düşüncesinde, milliyetçi kalem sahipleri arasında, bu söylemi savunan ciddi bir isim yoktur. Daha başlangıçta Gökalp, biyolojik ırkçılık anlayışının atlarda uygulamasının faydalı sonuçlar doğurabileceğini, ancak bizim at değil insan olduğumuzu söyler.
Milliyetçilik tartışmalarının ilk dönemlerinde millet kelimesi bugünkü kullanımıyla ümmet karşılığı olarak anlaşıldığı için bir süre ırk kelimesi bugünkü millet yerine kullanılmıştır. Asrın başlarındaki bir kısım yazarlar yanında, Türk Ocağı ve Yedek Subay marşlarında bunu görürüz. Hatta İstiklal Marşımızdaki ırk kelimesini de Akif’in bu anlamda kullandığını düşünebiliriz. Zamanla millet kelimesi günümüzdeki anlamını kazandıkça, ırk kelimesi de kullanımdan kalkmış, daha doğrusu günümüzdeki anlamına geri çekilmiştir.
Irk kelimesinin, bir de, muhtemelen ses vurgusundan ötürü tercih edilerek, soy anlamında kullanılması vardır. Bunu en çok kullanan da adı ırkçıya çıkmış olan rahmetli Nihal Atsız’dır. Burada da bilerek yahut bilmeyerek düşülen bir yanılgı vardır. Atsız, yukarıda belirttiğimiz anlamda ırkçı değildir; O, soy vurgusu yapar. Bu da Atsız’ın bir icadı değildir; soy şuuru, ortak dile sahip olanların ortak bir soydan geldikleri inancını ifade eden ve toplumbilimde yer alan bir kavramdır. Dikkat edilsin ki bu bir inanç meselesidir, kan bağı iddiası yahut konusu değildir. Türkçe konuşanların Türk soyundan geldiklerine inanılır ve Türk olarak kabul edilir. Atsız’ı biraz dikkatli okuyup, ırkımızı yücelten kelimelerine takılı kalmayanlar, toplumbilim terimi olarak ırkçılığı çağrıştıracak bir yorumunu bulamazlar. Ancak soy yerine ırk kelimesiyle heyecan vurgusu yaptığı görülür. Atsız, Türk ülküsünü, Türk milletinin büyüme ve kudretli olma arzusu olarak ifade eder ve milletin yaratıcı gücünün bu inanç olduğunu söyler. “ İnancın en büyük âmil olduğunu anlatmaya gerek yok. İmanla ümitsiz hastalar bile iyi olur.” Diyor, 1955’te. Milletin gücünü, damarlarındaki asil kanda değil, yüreğindeki imanda bulan bir ırkçı! Böyle ırkçı olur mu? Bir başka yazısında Türk milletinin yükselişini ahlaki temizliğine bağlar ve yazısını şöyle bitirir: “Ahlak, millet yapısının temelidir. O olmadan hiçbir şey olmaz.” İşte size Atsız’dan bir Türkçülük tarifi: “Türkçülük, amansız bir vazife ahlakıdır.”
Görülüyor ki Atsız Beyin ırkçılığı yahut soyculuğu, Alman yahut İngiliz ırkçılığından çok farklıdır. Bu konuda rahmetli Galip Erdem, çalışmasının sonunda şu değerlendirmeyi yapar: “ Batı ırkçılığı belli bir zümrenin diğerlerine üstünlüğünü etnoloji ve özellikle antropoloji ilimlerinin imkânlarından yararlanarak kabul ettirmeye çalışan bir temele dayanır. Yoksa insan topluluklarındaki üstünlük duygusu tarihin çok eski zamanlarından itibaren vardı. Ancak insanlar arasındaki eşitsizliğin ilimle ispat edilmek istenmesi Avrupa’da başlamıştır.” Galip Ağabeyin burada, sözünü ettiği ve tarihin eski zamanlarından beri var olduğuna işaret ettiği üstünlük duygusu, ırkî değil kültürel üstünlük duygusudur ve kendine güven ve atılım gücü verir. “ Türk milleti tarihin hiçbir döneminde, antropolojik anlamda bir ırkçılığa sapmamıştır. Ancak soy şuuru ve Türk soyunun üstünlüğü düşüncesi, son birkaç yüzyılın dışında her zaman vardır. Sadece bazı çağlarda bu düşünce, devlet siyasetinin temeli olarak Türk cihan hâkimiyeti mefkûresi olarak ortaya çıkmış, diğer çağlarda da yalnız milletin ruhunda yaşamakla yetinmiştir. Türk milliyetçileri diğer milletleri ezmek ve yalnız Türk ırkının yaşamasına izin vermek tarzında anlaşılacak bir ırkçılığı hiçbir vakit benimsememişlerdir.” (Galip Erdem, Suçlamalar, cilt: II, Ankara–1975, s.259–265)
Ötekine düşmanlık halinin ise Türk milliyetçiliğinin doğuşunu inceleyenlerin göremediklerini söylemeliyiz. Osmanlının son dönemlerinde, doğal olarak korunma psikolojisi yaşanmış ve devlet/toplum içindeki ayrışma Müslüman-gayrimüslim şeklinde, ekseninde oluşmuştur. Islahat Fermanından sonra, korkulan ayaklanmalar olmadıysa da en ciddi infial ve hareketlenmeler Arap bölgelerinde yaşandı. Türk milliyetçiliğinin açık safhası 1912’den sonradır. Arnavutlar 1912’de bağımsızlıklarını ilan etmişlerdi. Bu vakitten sonra, hukuken değilse de, fikir ve duygu itibariyle Müslümanlar arasındaki ayrışmalar da açığa çıkmaya başlamıştır. Yani bu ayrışmanın taraflarının birbirlerine düşman olabilmeleri için zaten zamanları yoktu. Daha da ötesi, l918’lere kadar, cephelerin her yanında ve özellikle güney cephelerimizde Türk, Kürt, Arap birlikte dövüşüyorlardı; birbirlerine düşmanlık edecek halleri yoktu.
Halk kesimine kadar inmiş düşmanlık sadece Ermeniler hakkında görülür; o da Doğu illerimizle sınırlıdır. Osmanlı literatüründe Ermeni hareketlerinin adı Ermeni patırtısıdır.
Hâlbuki batıda, Alman milliyetçiliğinin Fransız düşmanlığı üzerinden geliştiğini söylerler ve delil olarak da Alman millî romantik edebiyatındaki Fransız düşmanlığını konu alan şiirleri gösterirler. Bu şiirler, ayrı bir kategori oluşturacak kadar çoktur. Şimdi, bu sözlerimiz bir heyecan ifadesi sayılmazsa, vicdan sahiplerinin bir de Türk edebiyatına bakmaları gerekmez mi? E. Bülent Serdaroğlu’nun, Balkan Savaşı acıları içinde yazdığı Kin şiirinin, “Türk’üm ve düşmanım sana, kalsam da bir kişi!” şiirinin yanına kaçını daha koyabilirler? Yoksa biz şiir yazmayan bir millet miyiz?
Görülüyor ki sorunumuz yine tercüme kafasıyladır. Batılı toplumlar için verilmiş hükümlerin aynen bize aktarılmasından doğmaktadır. Burada şu hükmü de ifade etmekten geçemeyeceğim, düşünce bağımsızlığına sahip olmadıkça yahut yaratıcı düşünce düzeyine ulaşmadıkça, eskilerin tabiri ile imali fikir edemedikçe bu hatalar daima yapılacaktır.
Bizim milliyetçiliğimiz, biraz sert söyleyecek olursak, yaşanan hıyanetler ve acılar sonunda yalnız kalan bir milletin, kendini bu konuma göre yeniden idrak etmesi ve isimlendirmesi hareketi olarak doğmuştur. Kendi varlığını bir başkasına düşmanlıkla algılamamıştır; bir imparatorluk sahibi olduğunu unutmamıştır.

Günümüzdeki Yöneller

Şimdi, ayni zamanda geleceği düşünerek günümüze bakarsak neler görürüz? Biz milliyetçiliğin temelde insanın yaratılışında gizilgüç olarak var olan bir yönelişin, eğitim ve sosyalleşme sonucu belli biçimlerde ortaya çıktığını söylüyoruz. İnsan, hangi toplumsal birim içinde sosyalleşiyorsa, o birime mensubiyet duygusu taşır ve o toplumun milliyetçisi olur. Bu mensubiyet duygusunun çeşitli toplumsal alanlarda görülen tezahürlerinin isimlerini değiştirebilirsiniz, aile bağları, akrabalık tutkusu, hemşericilik dayanışması v.b. Ama esasta hepsi ayni yönelişin ortaya çıkışlarıdır ve sosyalleşmenin eseridir.
Bir sosyalleşme çevresi olarak toplumsal yapıların en büyük ve milli devletler sebebiyle en etkili birimi millet olduğu için, sözü geçen duygu en geniş anlamında milliyetçilik olarak tezahür etmekte ve isimlendirilmektedir. Bir kısım erken yargılar yahut bilim kılığına sokulmak istenen arzular, artık millet döneminin geçmekte olduğunu, millî devletlerin de evrensel yapılara dönüşmekte bulunduğunu, bu sebeple artık milliyetçiliğin de zamanının geçtiğini ileri sürseler de bu iddialar dünyanın yaşanan gerçeğine uymayan propagandalar olmaktan öte değer taşımamaktadır. Zamanımız, yine milliyet asrıdır ve millet ve milli devletler var olduğu sürece de böyle olmaya devam edecektir. Türkiye Bilimler Akademisinin, 2003-2023 Arası Sosyal Bilimler Öngörü Çalışmasında, küreselleşme gelişmelerinin toplumda bazı çözülme ve yeniden yapılanmaları etkileyeceğine işaret edilmekle birlikte, millî devletin zayıflama tehdidi karşısında, vatan, bayrak, tarih gibi toplumsal değerler üzerinden milliyetçiliğin tüm toplum kesimlerine yayıldığı ifade edilmektedir. Ayrıca, ticaret alanında mal ve hizmetlerin dolaşımı giderek serbestleştiği halde, özellikle 11 Eylül 2001 saldırısından sonra bütün devletlerin, siyasi sınırları koruma duyarlıklarının arttığı ve insan geçişlerinin, insan onurunu zedeleyecek ölçüde sert denetimlere alındığına işaret edilmektedir. (Türkiye Bilimler Akademisi 2003-2023 Arası Sosyal Bilimler Öngörü Çalışması, Ankara-2007, s. 33)

Makalenin tamamı için lütfen buraya tıklayınız.

Bu yazi 2367 defa okundu.

 
Makalenin yazarı : Makale

Diğer yazıları için tıklayınız.

TÜRK YURDU - AĞUSTOS 2014

  • ANA SAYFA
  • FAALİYETLER
    ARŞİV
    SANAT EDEBİYAT
    SEMPOZYUMLAR
    DUYURULAR
    KİTAPLIK
    TARİH
    KÜLTÜR SANAT
    DOSYA
    TÜRDAM
    İZ BIRAKANLAR
    BÜLTEN
    GALERİ
    KÖPRÜLER
  • BİLGİ DAĞITIM SİSTEMİ
  • TÜRK YURDU DERGİSİ
  • TÜRK YURDU OKULLARI
  • TOEK VAKFI
  • SİTE HARİTASI
  • Devamı için tıklayınız...

    Türk Yurdu